Türk siyasetinin en büyük problemi artık ideoloji ya da program eksikliği değil; hafıza kaybıdır. Dün söylenenle bugün söylenen arasındaki uçurum, sadece siyasi tutarsızlıkla açıklanamayacak kadar derin, hatta yer yer ibretliktir. Hele ki “Altılı Masa” döneminde DEM üzerinden kurulan cümlelerle, bugün aynı DEM’i aşan söylemlerin iktidar ortağı tarafından yüksek perdeden dillendirilmesi, insanın aklına ister istemez Yunus Emre’nin o meşhur dizelerini getiriyor:
“Sanki bir dem vardır, o dem benden içerü…”
Evet, ortada bir “dem” var ama neyin demlendiğini, kimin ne içtiğini artık seçmen de anlamakta zorlanıyor.
Altılı Masa günlerini hatırlayalım. O günlerde DEM’e mesafeli durmak bir “milli refleks”, DEM’le aynı fotoğraf karesine girmek ise neredeyse “beka sorunu” hatta “vatan hainliği” olarak kodlanıyordu. Televizyon ekranlarında, miting meydanlarında, sosyal medya mecralarında aynı cümleler tekrar ediliyordu:
“Bunlarla yan yana gelen bizden değildir.”
“Bunlarla aynı masaya oturan bu millete ihanet eder.”
Peki, bugün ne oldu?
Bugün gelinen noktada, DEM Parti’nin dahi savunmakta zorlanacağı argümanlar, iktidarın küçük ortağı tarafından açık açık dillendiriliyor. Üstelik altı çizile çizile, geri adım atılmadan, “yanlış anlaşıldık” zahmetine bile girilmeden.
İnsan sormadan edemiyor:
Bu sözler seçim döneminde meydanlarda anlatılabilecek mi?
Ne yazık ki iktidarın 23 yıllık serüveni, bugün bize başka bir tabloyu daha gösteriyor: yorgunluk. Uzun iktidarların kaçınılmaz kaderi olan bıkkınlık, sadece politik refleksleri değil, dili de çürütüyor. Bu çürümenin en ağır faturasını ise her zaman olduğu gibi halk ödüyor.
Emekliye ne söyleniyor? “Sabır.”
Asgari ücretliye? “Biraz daha sabır.”
Engelliye, işsize, yoksula? “Şükür ve sabır.”
Ama nedense hakkı tavsiye eden yok.
Adaleti hatırlatan yok.
Paylaşmayı, ölçüyü, dengeyi dillendiren yok.
Sabır, iktidarın dilinde adeta tek başına bir ekonomi politikası haline gelmiş durumda. Oysa sabır, adaletle birlikte anlamlıdır. Hakkın olmadığı yerde sabır, sadece yoksulluğun süresini uzatır.
Bu yorgunluğun ve dil kaymasının en çarpıcı örneklerinden biri de geçtiğimiz günlerde bir milletvekilinin sarf ettiği talihsiz -hatta skandal- sözlerde ortaya çıktı:
“Şu taraftan İngiliz geldiğinde benim avrada bakacak da senin namusuna bakmayacak mı?”
Bu cümle sadece bir gaf değildir.
Bu cümle, topluma yukarıdan bakmanın, seçmeni aşağılamanın, korku üzerinden siyaset üretmenin çıplak bir dışavurumudur. Kadını, namusu, milli duyguları aynı potada hoyratça karıştıran bu anlayış ne muhafazakârlıkla ne de milliyetçilikle açıklanabilir.
İktidar temsilcilerinden bugüne kadar çok gaf duyduk.
Engelliye, “Biz sizi adam yerine koyduk, insan yerine koyduk” diyenleri de gördük.
Ama gelinen noktada bu dil, artık “yeter” dedirtme sınırını çoktan aşmıştır.
Demek ki 23 yıllık iktidar, bazılarına sadece yorgunluk getirmemiş; ölçüyü de kaybettirmiştir. Ne söylediklerini, kime söylediklerini, hangi topluma hitap ettiklerini unutur hale gelmişlerdir.
Oysa siyaset, hafıza ister.
Tutarlılık ister.
Ve en çok da, milleti hafife almamayı ister.
Bugün söylenen her söz, dün söylenenlerle birlikte tartılır. Bugün kurulan her cümle, yarın sandık zamanı hatırlanır. Çünkü bu millet, sanıldığı kadar unutkan değildir. Belki susar, belki bekler ama günü geldiğinde “o dem” ile “bu dem” arasındaki farkı çok net görür.
Ve işte o gün, kim ne içmiş, kim ne demlemiş, kim kiminle aynı masaya oturmuş; hepsi tek tek hatırlanır.
Yoksula, garibana umut diye sunulan bu tablolar, ister istemez Nasrettin Hoca’nın o meşhur hikâyesini hatırlatıyor. Alacaklı parasını ister, Hoca da başlar anlatmaya: “Yollara diken tohumu ekeceğim, koyunların yünü takılacak, o yünleri toplayıp eğireceğim, çorap yapıp satacağım, sonra da borcumu ödeyeceğim…” Adam acı acı güler. Hoca’nın cevabı manidardır: “Köftehor, parayı peşin sezdin de nasıl gülüyorsun.” Bugün iktidar mensuplarının yoksula anlattığı masallar da bundan farklı değildir. Karadeniz’den çıkacak doğal gaz, Gabar’dan fışkıracak petrol, yarın kurulacak refah cenneti… Hepsi hep yarına, hep bir sonraki hasada, hep “biraz daha sabra” havale edilmektedir. Aç olanın karnı, borçlunun defteri, emeklinin cüzdanı ise bu masallarla dolmamaktadır. Millete sürekli hayal satıp, gerçeğe şükür dayatmak siyaset değil, olsa olsa Nasrettin Hoca fıkrasının kötü bir uyarlamasıdır. Bu millet artık dikenin ne zaman gül verdiğini değil, gül vaadiyle kaç yıl diken yediğini çok iyi bilmektedir, vesselam.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İsrafil BAYRAKÇI
O DEM NEREDE, BU DEM NE
"Geçmişten Bugüne Siyasetin Hafıza Kaybı Üzerine"
Türk siyasetinin en büyük problemi artık ideoloji ya da program eksikliği değil; hafıza kaybıdır. Dün söylenenle bugün söylenen arasındaki uçurum, sadece siyasi tutarsızlıkla açıklanamayacak kadar derin, hatta yer yer ibretliktir. Hele ki “Altılı Masa” döneminde DEM üzerinden kurulan cümlelerle, bugün aynı DEM’i aşan söylemlerin iktidar ortağı tarafından yüksek perdeden dillendirilmesi, insanın aklına ister istemez Yunus Emre’nin o meşhur dizelerini getiriyor:
“Sanki bir dem vardır, o dem benden içerü…”
Evet, ortada bir “dem” var ama neyin demlendiğini, kimin ne içtiğini artık seçmen de anlamakta zorlanıyor.
Altılı Masa günlerini hatırlayalım. O günlerde DEM’e mesafeli durmak bir “milli refleks”, DEM’le aynı fotoğraf karesine girmek ise neredeyse “beka sorunu” hatta “vatan hainliği” olarak kodlanıyordu. Televizyon ekranlarında, miting meydanlarında, sosyal medya mecralarında aynı cümleler tekrar ediliyordu:
“Bunlarla yan yana gelen bizden değildir.”
“Bunlarla aynı masaya oturan bu millete ihanet eder.”
Peki, bugün ne oldu?
Bugün gelinen noktada, DEM Parti’nin dahi savunmakta zorlanacağı argümanlar, iktidarın küçük ortağı tarafından açık açık dillendiriliyor. Üstelik altı çizile çizile, geri adım atılmadan, “yanlış anlaşıldık” zahmetine bile girilmeden.
İnsan sormadan edemiyor:
Bu sözler seçim döneminde meydanlarda anlatılabilecek mi?
Anlatılsa bile, dünün videoları bugünün mikrofonlarını boğmayacak mı?
Ne yazık ki iktidarın 23 yıllık serüveni, bugün bize başka bir tabloyu daha gösteriyor: yorgunluk. Uzun iktidarların kaçınılmaz kaderi olan bıkkınlık, sadece politik refleksleri değil, dili de çürütüyor. Bu çürümenin en ağır faturasını ise her zaman olduğu gibi halk ödüyor.
Emekliye ne söyleniyor? “Sabır.”
Asgari ücretliye? “Biraz daha sabır.”
Engelliye, işsize, yoksula? “Şükür ve sabır.”
Ama nedense hakkı tavsiye eden yok.
Adaleti hatırlatan yok.
Paylaşmayı, ölçüyü, dengeyi dillendiren yok.
Sabır, iktidarın dilinde adeta tek başına bir ekonomi politikası haline gelmiş durumda. Oysa sabır, adaletle birlikte anlamlıdır. Hakkın olmadığı yerde sabır, sadece yoksulluğun süresini uzatır.
Bu yorgunluğun ve dil kaymasının en çarpıcı örneklerinden biri de geçtiğimiz günlerde bir milletvekilinin sarf ettiği talihsiz -hatta skandal- sözlerde ortaya çıktı:
“Şu taraftan İngiliz geldiğinde benim avrada bakacak da senin namusuna bakmayacak mı?”
Bu cümle sadece bir gaf değildir.
Bu cümle, topluma yukarıdan bakmanın, seçmeni aşağılamanın, korku üzerinden siyaset üretmenin çıplak bir dışavurumudur. Kadını, namusu, milli duyguları aynı potada hoyratça karıştıran bu anlayış ne muhafazakârlıkla ne de milliyetçilikle açıklanabilir.
İktidar temsilcilerinden bugüne kadar çok gaf duyduk.
Engelliye, “Biz sizi adam yerine koyduk, insan yerine koyduk” diyenleri de gördük.
Ama gelinen noktada bu dil, artık “yeter” dedirtme sınırını çoktan aşmıştır.
Demek ki 23 yıllık iktidar, bazılarına sadece yorgunluk getirmemiş; ölçüyü de kaybettirmiştir. Ne söylediklerini, kime söylediklerini, hangi topluma hitap ettiklerini unutur hale gelmişlerdir.
Oysa siyaset, hafıza ister.
Tutarlılık ister.
Ve en çok da, milleti hafife almamayı ister.
Bugün söylenen her söz, dün söylenenlerle birlikte tartılır. Bugün kurulan her cümle, yarın sandık zamanı hatırlanır. Çünkü bu millet, sanıldığı kadar unutkan değildir. Belki susar, belki bekler ama günü geldiğinde “o dem” ile “bu dem” arasındaki farkı çok net görür.
Ve işte o gün, kim ne içmiş, kim ne demlemiş, kim kiminle aynı masaya oturmuş; hepsi tek tek hatırlanır.
Yoksula, garibana umut diye sunulan bu tablolar, ister istemez Nasrettin Hoca’nın o meşhur hikâyesini hatırlatıyor. Alacaklı parasını ister, Hoca da başlar anlatmaya: “Yollara diken tohumu ekeceğim, koyunların yünü takılacak, o yünleri toplayıp eğireceğim, çorap yapıp satacağım, sonra da borcumu ödeyeceğim…” Adam acı acı güler. Hoca’nın cevabı manidardır: “Köftehor, parayı peşin sezdin de nasıl gülüyorsun.” Bugün iktidar mensuplarının yoksula anlattığı masallar da bundan farklı değildir. Karadeniz’den çıkacak doğal gaz, Gabar’dan fışkıracak petrol, yarın kurulacak refah cenneti… Hepsi hep yarına, hep bir sonraki hasada, hep “biraz daha sabra” havale edilmektedir. Aç olanın karnı, borçlunun defteri, emeklinin cüzdanı ise bu masallarla dolmamaktadır. Millete sürekli hayal satıp, gerçeğe şükür dayatmak siyaset değil, olsa olsa Nasrettin Hoca fıkrasının kötü bir uyarlamasıdır. Bu millet artık dikenin ne zaman gül verdiğini değil, gül vaadiyle kaç yıl diken yediğini çok iyi bilmektedir, vesselam.