Ramazan, sadece takvim yapraklarında yer değiştiren bir ay değil; kalbimizin, vicdanımızın ve hafızamızın imtihanı. İçinde bulunduğumuz şu rahmet mevsiminde kürsülerden yükselen sözleri dinliyoruz. İftarlarda, salonlarda, grup toplantılarında; imandan, ihlâstan, samimiyetten, kardeşlikten dem vuran nutuklar kulağımıza çalınıyor. Ramazan-ı Şerif’in getirdiği manevi iklim, merhamet ve paylaşma vurgularıyla süsleniyor. Cümleler özenli, hitabet güçlü, temenniler görkemli…
Fakat kürsüden inip sokağa çıktığınızda başka bir tablo karşılıyor insanı. Bir yanda kristal avizelerin altında verilen gösterişli iftarlar; diğer yanda, “Nerede bir iftar var?” diye sosyal medyayı, belediye ilanlarını, dernek duyurularını takip eden garibanlar… Gününü kurtarmak için çadır çadır dolaşan garibanlar… Ramazan, birileri için maneviyatın en yüksek perdesi; birileri için ise ertesi güne nasıl çıkacağını hesap ettiği bir ay. Bayram yaklaştıkça emeklilere verilecek ikramiye miktarı tartışılmaya başlandı. Rakamlar konuşuluyor. Artış oranları hesaplanıyor. Fakat asıl konuşulması gereken şey şu: Bir emekli bugün aldığı maaşla gerçekten insanca yaşayabiliyor mu? Buradan bir tavsiye verelim: Sayın Maliye Bakanı bir gün korumasız, protokolsüz pazara gitsin. Markete uğrasın. Bir fileyi doldurmaya çalışsın. Kırmızı etin, peynirin, zeytinin, sebzenin fiyatına baksın. Sonra dönüp bayram ikramiyesi miktarını bir daha hesaplasın. Emekliye verilecek bayram ikramiyesinin yetersizliğini artık uzun uzun anlatmaya gerek yok. Çarşı, pazar zaten anlatıyor. Ama mesele sadece emekli de değil. Asıl soruyu sormak gerekiyor: Engellilerin bayram etme hakkı yok mu? Evde bakım hizmeti alanlar… 2022 sayılı yasadan yararlanan engelliler… 65 yaş üstü yaşlılık aylığı alanlar… Neden bayram ikramiyesi söz konusu olduğunda bu kesimler görmezden geliniyor?
İkramiye, adı üstünde “ikram”dır. Bir gönül alma, bir hatırlama, bir değer verme ifadesidir. Vatandaşın bir kısmına ikram ederken diğer kısmına etmemek nasıl bir eşitlik ya da hak anlayışıdır? Bu durum, ister istemez şu soruyu sorduruyor: “Bayram senin neyine?” mi denmek isteniyor? Oysa engellilik bir tercih değil, bir imtihandır. Üstelik engelliler sadece fiziksel engellerle değil, sosyal ve ekonomik engellerle de mücadele ediyor. İş bulmak zor, gelir sınırlı, hayat pahalı. Evde bakım maaşı ya da sosyal yardım, çoğu zaman temel ihtiyaçları bile karşılamaya yetmiyor.
Geçmişle kıyaslayalım. Bir dönem sosyal devlet anlayışı daha güçlü vurgulanırdı. Devlet, “şefkat eli” metaforuyla anlatılırdı. Bugün ise sosyal destekler çoğu zaman enflasyon karşısında eriyen, sembolik kalemlere dönüşmüş durumda. Artış yapılıyor ama alım gücü aynı hızla düşüyor. Sonuç? Kâğıt üzerinde artış, cebinde eksiliş. Ramazan’ın getirdiği manevi iklim, sadece kürsülerde mi kalacak? O güzel nutukların gayesi nedir? İmandan, ihlâstan, samimiyetten söz ederken icraata gelince neden suskunluk başlıyor? Garibanlaşmış bir toplumu sevindirmek, gönül yapmak demek değil midir? Bayramı gerçekten bayram kılmak, sadece ekonomik değil, psikolojik bir destek de sağlamaz mı? Bir düşünelim. Bir engelli vatandaş, bayram sabahı çocuğuna harçlık veremiyorsa; Bir yaşlı, torununa bir şeker almayı bile hesap etmek zorunda kalıyorsa; Bir evde bakım maaşı alan aile, artan kiralar karşısında nefes alamıyorsa… Orada bayram ne kadar bayramdır? Eşit vatandaşlık ilkesi, sadece anayasa metninde durmak için değildir. Hayata geçirilmediği sürece bir temenniden öteye gitmez.
Bugün önümüzdeki maniler sadece bütçe meselesi mi? Yoksa öncelik meselesi mi? Kaynak bulunmak istendiğinde bulunuyor. Büyük projelere, gösterişli organizasyonlara, temsil giderlerine bütçe ayrılabiliyor. O hâlde mesele imkân değil, tercih meselesidir. Toplumun en kırılgan kesimini öncelemek, sosyal devlet olmanın gereğidir. Engelliler, yaşlılar, dar gelirliler; devletin merhametine değil, hakkına taliptir. Hak, hukuk ve adalet istiyorlar. Boş vaat değil. Alkışa oynayan cümleler değil. Gerçek ve kalıcı çözümler istiyorlar. Ramazan bize neyi öğretir? Empatiyi… Paylaşmayı... Adaleti… Eğer bu üç kavram hayat bulmuyorsa, geriye sadece süslü cümleler kalır. Ve unutmayalım: Aç insanın kulağına en güzel nutuk bile hoş gelmez. Boş tencere, en yüksek perdeden yapılan konuşmayı bastırır. Bayram yaklaşırken yapılması gereken bellidir: Toplumun hiçbir kesimini dışlamayan, gerçekten kapsayıcı bir sosyal destek anlayışı ortaya koymak. Engelliyi, yaşlıyı, dar gelirliyi hatırlamak değil; zaten unutmamış olmak. Ramazan’ın manevi iklimi bunu gerektirir. Adalet bunu gerektirir. Vicdan bunu gerektirir. Engelliler boş laf istemiyor. Yaşlılar temenni istemiyor. Garibanlar alkış istemiyor. Hak istiyorlar. Hukuk istiyorlar. Adalet istiyorlar. Ve asıl bayram, ancak o zaman bayram olacaktır, vesselam…
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
İsrafil BAYRAKÇI
İKRAMİYE 'İKRAMDIR'
Ramazan, sadece takvim yapraklarında yer değiştiren bir ay değil; kalbimizin, vicdanımızın ve hafızamızın imtihanı. İçinde bulunduğumuz şu rahmet mevsiminde kürsülerden yükselen sözleri dinliyoruz. İftarlarda, salonlarda, grup toplantılarında; imandan, ihlâstan, samimiyetten, kardeşlikten dem vuran nutuklar kulağımıza çalınıyor. Ramazan-ı Şerif’in getirdiği manevi iklim, merhamet ve paylaşma vurgularıyla süsleniyor. Cümleler özenli, hitabet güçlü, temenniler görkemli…
Fakat kürsüden inip sokağa çıktığınızda başka bir tablo karşılıyor insanı. Bir yanda kristal avizelerin altında verilen gösterişli iftarlar; diğer yanda, “Nerede bir iftar var?” diye sosyal medyayı, belediye ilanlarını, dernek duyurularını takip eden garibanlar… Gününü kurtarmak için çadır çadır dolaşan garibanlar… Ramazan, birileri için maneviyatın en yüksek perdesi; birileri için ise ertesi güne nasıl çıkacağını hesap ettiği bir ay. Bayram yaklaştıkça emeklilere verilecek ikramiye miktarı tartışılmaya başlandı. Rakamlar konuşuluyor. Artış oranları hesaplanıyor. Fakat asıl konuşulması gereken şey şu: Bir emekli bugün aldığı maaşla gerçekten insanca yaşayabiliyor mu? Buradan bir tavsiye verelim: Sayın Maliye Bakanı bir gün korumasız, protokolsüz pazara gitsin. Markete uğrasın. Bir fileyi doldurmaya çalışsın. Kırmızı etin, peynirin, zeytinin, sebzenin fiyatına baksın. Sonra dönüp bayram ikramiyesi miktarını bir daha hesaplasın. Emekliye verilecek bayram ikramiyesinin yetersizliğini artık uzun uzun anlatmaya gerek yok. Çarşı, pazar zaten anlatıyor. Ama mesele sadece emekli de değil. Asıl soruyu sormak gerekiyor: Engellilerin bayram etme hakkı yok mu? Evde bakım hizmeti alanlar… 2022 sayılı yasadan yararlanan engelliler… 65 yaş üstü yaşlılık aylığı alanlar… Neden bayram ikramiyesi söz konusu olduğunda bu kesimler görmezden geliniyor?
İkramiye, adı üstünde “ikram”dır. Bir gönül alma, bir hatırlama, bir değer verme ifadesidir. Vatandaşın bir kısmına ikram ederken diğer kısmına etmemek nasıl bir eşitlik ya da hak anlayışıdır? Bu durum, ister istemez şu soruyu sorduruyor: “Bayram senin neyine?” mi denmek isteniyor? Oysa engellilik bir tercih değil, bir imtihandır. Üstelik engelliler sadece fiziksel engellerle değil, sosyal ve ekonomik engellerle de mücadele ediyor. İş bulmak zor, gelir sınırlı, hayat pahalı. Evde bakım maaşı ya da sosyal yardım, çoğu zaman temel ihtiyaçları bile karşılamaya yetmiyor.
Geçmişle kıyaslayalım. Bir dönem sosyal devlet anlayışı daha güçlü vurgulanırdı. Devlet, “şefkat eli” metaforuyla anlatılırdı. Bugün ise sosyal destekler çoğu zaman enflasyon karşısında eriyen, sembolik kalemlere dönüşmüş durumda. Artış yapılıyor ama alım gücü aynı hızla düşüyor. Sonuç? Kâğıt üzerinde artış, cebinde eksiliş. Ramazan’ın getirdiği manevi iklim, sadece kürsülerde mi kalacak? O güzel nutukların gayesi nedir? İmandan, ihlâstan, samimiyetten söz ederken icraata gelince neden suskunluk başlıyor? Garibanlaşmış bir toplumu sevindirmek, gönül yapmak demek değil midir? Bayramı gerçekten bayram kılmak, sadece ekonomik değil, psikolojik bir destek de sağlamaz mı? Bir düşünelim. Bir engelli vatandaş, bayram sabahı çocuğuna harçlık veremiyorsa; Bir yaşlı, torununa bir şeker almayı bile hesap etmek zorunda kalıyorsa; Bir evde bakım maaşı alan aile, artan kiralar karşısında nefes alamıyorsa… Orada bayram ne kadar bayramdır? Eşit vatandaşlık ilkesi, sadece anayasa metninde durmak için değildir. Hayata geçirilmediği sürece bir temenniden öteye gitmez.
Bugün önümüzdeki maniler sadece bütçe meselesi mi? Yoksa öncelik meselesi mi? Kaynak bulunmak istendiğinde bulunuyor. Büyük projelere, gösterişli organizasyonlara, temsil giderlerine bütçe ayrılabiliyor. O hâlde mesele imkân değil, tercih meselesidir. Toplumun en kırılgan kesimini öncelemek, sosyal devlet olmanın gereğidir. Engelliler, yaşlılar, dar gelirliler; devletin merhametine değil, hakkına taliptir. Hak, hukuk ve adalet istiyorlar. Boş vaat değil. Alkışa oynayan cümleler değil. Gerçek ve kalıcı çözümler istiyorlar. Ramazan bize neyi öğretir? Empatiyi… Paylaşmayı... Adaleti… Eğer bu üç kavram hayat bulmuyorsa, geriye sadece süslü cümleler kalır. Ve unutmayalım: Aç insanın kulağına en güzel nutuk bile hoş gelmez. Boş tencere, en yüksek perdeden yapılan konuşmayı bastırır. Bayram yaklaşırken yapılması gereken bellidir: Toplumun hiçbir kesimini dışlamayan, gerçekten kapsayıcı bir sosyal destek anlayışı ortaya koymak. Engelliyi, yaşlıyı, dar gelirliyi hatırlamak değil; zaten unutmamış olmak. Ramazan’ın manevi iklimi bunu gerektirir. Adalet bunu gerektirir. Vicdan bunu gerektirir. Engelliler boş laf istemiyor. Yaşlılar temenni istemiyor. Garibanlar alkış istemiyor. Hak istiyorlar. Hukuk istiyorlar. Adalet istiyorlar. Ve asıl bayram, ancak o zaman bayram olacaktır, vesselam…